Feeds:
Posts
Comments

Gözlerinde gördüm sessizliği. İlk defa korktum hissettiklerimden. Gitmeye bu denli yaklaşmıştım daha önce de ama hiç geri dönemeyeceğimi düşünmemiştim. Yıllar önce, biri uyarmıştı beni. Seninle çıkacağım bu yolun beni üzeceğini, acele etmemem gerektiğini söylemişti. Oysa yüzme biliyor muyum diye bile düşünecek fırsatı kendime tanımadan, atlayıvermiştim bu ilişkiye. Şimdi canım yansa da ne fayda?

Bir zamanlar, mutluluğun resmini çiz dediğinde hocam, dışı kapkara bir çizgiyle belirlenmiş içi bembeyaz, boş bir daire çizecektim kâğıda. Oysa rengarenk bir gökkuşağı yapmıştım. Öyle olması gerektiğine inandığımdan. Zaten şimdiki pişmanlıklarım hep öyle olması gereklerden.

Uyutuyorum belki de hayallerimi. Seninkilerin peşinde debelenip, kendimi kaybediyorum. Çok yorgunum.

Bedenimin her zerresinde biliyorum: Sen ona benziyorsun. Herkesi üzene, kimseyi düşünmeyene ve gönül rahatlığıyla çekip gidene. Bana hiç değer vermeyene. Ve ben hala yakılıp yıkılanları onaracağıma inanan saf aşık, bekliyorum gülümsemeni.

Her tablonun tek bir şansı vardır bakanın gözlerinde parlamak için. İlk anda yakalayabilirsen o büyüyü, devamı gelir o ressamla ilişkinin. Ben sen bana koşarken yakalamıştım o büyüyü. Ama kendimi hıçkırarak ağlarken bulduğum ilk anda, kaybetmiştim sahip olduğumu sandığım inancı.

Neden hala buradayım bilemiyorum. Belki gerçekten gidecek cesareti bulmayı beceremediğimden; ya da suçu hep kendimde aramamı sağlamayı ustalıkla başardığından.

Sen beni duymuyorsun. Sözlerim saçma, yaptıklarım yanlış, hayatım basit geliyor sana. Hislerime saygı duymuyor, düşüncelerime artık değer vermiyorsun. Biz bu ikili hayatta, tekliğimizi yaşıyoruz aslında. Apayrı iki dünyayız seninle. Kendindeki eksikleri bende eksik bularak telafi etmeye çalışıyorsun. İşin en kötü tarafı, ben hala sana inanıyorum. Her defasında dönüp hançeri kendi kalbime saplıyorum.

Gittiğimde şaşıracaksın biliyorum. Ama ben artık mutluluğu arzu ettiğim gibi resmetmek istiyorum. Dış hattı kalın siyah bir şeritle belirginleşmiş, bembeyaz bir daire… Beni anlatan ve bana umudu hatırlatan yepyeni bir başlangıç misali.

Bundan bir ay önce, hayatımın aşkını kaybettim. İlk duyduğumda kulaklarıma inanamadığım bir haberle tüm gerçeğimin bir anda ellerimden kayıp gitmesine seyirci kaldım. Yapabileceğim ne vardı bilmiyorum ama her neydiyse yapamadım. Sadece, kalbim çok acıyor. Anlayamadığımdan anlatamadığım bir sancı çekiyorum göğüs kafesimin içinde. Ne iyi gelir ki taze aşk yarasına?

İnsan, güvenmekte ne kadar zorlanıyor birine. Ve o biri zorla verilen güveni ne kadar kolay kırabiliyor. O kadar zor ki birine kendini, kalbini, sevgini emanet etmek. Belki de hep emanet bıraktığımdan bunlar başıma geliyor. Bir önceki kırmıştı diye yine kırılmasına engel olmaya çabaladığım hayallerimi hep göçebe yeşertiyorum sevdiklerimin hayatlarında. Toprağa kök salmadan, saksıda ömür geçirmem de bundan sanırım. Her an gidebilecekmiş gibi…

Bir ses duysam gecenin ıssızlığında, biliyorum yeniden ayağa kalkabileceğim ama olmuyor, hiçbir şarkı, hiçbir kahraman beni kendime getiremiyor. Dost dediğinden zaten zor bulunuyor. Ve insan, gecenin kör dibinde kendisiyle baş başa usulca soluklanıyor köşesinde. Belki zaman içinde benim de hayallerim gerçek olur. Kim bilir, belki de bende başkaları gibi arzu ettiklerime kavuşur, nefes nefese değil nefis lezzetlerle devam ederim hayatıma. Belki ben de bir gün sevdiğim gibi sevilirim…

Aslında çokta değil gözüm; azı ister gönlüm. Bilmece sorsalar, bilsem rahatlasam isterim çoğu zaman. Olağan akışında mutlu olurum çoğu olayın. Kontrol takıntımı yendiğim uzun yıllar tüketmişimdir gençliğimde. Savaşlarım olmuştur kendini benden üstün sanan kurt adam ve kurt kadınlarla. Hafif kırgın, yarı buruk çıkmışımdır günlerimin bir kısmından. Kahkahalarımın salonları inlettiği olmuştur hoş sohbetlerin ortasında. Ben, yaşamışımdır çoğu günümü. Ama işte bazı günler ve bazı dönemler, dip nedir öğrenmişimdir hiç istemeden, terk edenlerin ve beni oraya itenlerin zoruyla. Yine kendim çıkacağımı bile bile, beni oraya atmalarına izin vermişimdir.

İnsan kendine az biraz inansa, bir de geçmişe saplanmaktan sıyrılsa, daha emin atardı adımlarını. Ben, gelecekte geçmişinde değiştirmek istediklerini arayan kadın, saplanmışım umuda, ayrılamıyorum yamacından hayallerin. Gerçekçi olarak baktığım herşeyde gerçeküstü bir sihir arıyorum. Anlamadığımda sormuyor, yorumluyorum. Vazgeçecekken hep son bir şans daha tanıyorum. Görmezlikten geldiğime inanmalarını sağlarken eleştiri oklarımı sivriltiyorum. İğnemi hep kendime batırıp, hayallerden gerçeklere düşmeme sebep oluyorum. Ama ben kendimi seviyorum. Hayatımın aşkı ne derse desin, ben kendimden vazgeçmiyorum. Herşeyimle, olduğum gibi… İlan-ı aşk.

 

Her pazartesi sabahı hayat yeniden başlıyor sanki… Günler bir bir, birbirlerinin üzerine eklenerek geçiyor ve geçen zamanla geçmiş günlerin sayısı artıyor. Hayatı anlamlı kılan şeyin ne olduğunu bulduğunu zannederken insan, her defasında bıkmadan yanıldığını anlıyor. Bazen sormadan edemiyorum, hayatı anlamlı yapan her şeye yüklediğim anlamlar ne kadar gerçek? Mutluluk sadece anlarda mı var? Genel-geçer bir mutluluk hala keşfedilmedi mi?

Her zaman bardağın dolu tarafına bakmayı denerken, aslında ne denli melankolik olduğunu gördüğünde bunca yıl sonra hala şaşırabilir mi insan? Bir nefes, bir can, bir dokunuş, bir tutam sevgiye muhtaç; kaç gün sayabilir yaşanmadan geçti diye? Aslında buzdağının en görünmeyen dibi hep aynı.  Her insan özünde sevgiyi arıyor. Ama öyle bir sevgi ki bu, olmadığı tek an bile sanki hiç olmamışçasına sarsabiliyor insanı.

İnsanın kendine en güzel hediyesi, kendini sevmektir derler. Zor ama ulaşması mümkün bu yol dikenliymiş aynı zamanda. Gülü sevmek uğruna bu dikenlere katlanmak gerekiyormuş. İşin en tuhaf yanı, gül de insanın kendisi, dikenlerde aklında, ruhunda, kalbinde taşıdığı izler. Bu izlerin bazıları kalbini kıranlardan emanet, kimileri yılların birikimiyle oluşmuş, bazılarını ise insan kendi elleriyle kazımış acımasını izlemeye doyamamacasına…

Sevgi nasıl bir şey biliyor musunuz? Sevgi, sevdiğin yan odadaysa ve sen uykunun en tatlı yerindeyken bir an uyanıp onun yokluğunun soğukluğu çarptıysa yüzüne, hiç üşenmeden sıcak yatağından kalkıp onun yanına gelmektir. Geldiğinde de o her ne yapıyorsa, keyifle devam etmesi neizin vererek sadece aynı odanın havasını solumanın hazzını yaşayabilmektir. Birini bu kadar sevdiniz mi hiç?

Karşılıksız sevgi zor.  İnsan, ne kadar sevmek için sevdiğini iddia etse de vazgeçemiyor sevilmeyi beklemekten ve zamanla yetmez oluyor aynı odanın havasını solumak. Daha fazlasını istiyor yürek ve alamadıkça kırılıyor. Oluşan izler her seferinde bir adımlık mesafe kadar daha uzakta oturtuyor uykusundan uyanmış aşığı.  Ve zaman aleyhine işliyor seven kalbin. Sevemez, sevilemez oluyor…

Tuhaf ama tikler sadece bedensel olmuyor bence. Kalbin ve ruhun da tikleri olabiliyor hayatta. Her kırgınlıkta öfke dalgasına kapılmak gibi, ya da her karşılıksız sevdiğinde boğulduğunu zannedip hıçkırarak ve inleyerek ağlamak gibi…

Hani olur ya bazen dar gelir dört duvar. İnsan ağlamak ister, zamanı durdurmak ister, acısını silmek ister. İşte o anlarda kendini sevmek devre dışı kalır. İnsanın kendisi, en ihtiyacı duyduğu anda kendini yüz üstü bırakır. O zaman dışarıdan bekler insan o sevgiyi ama kimse anlamaz anlatamadığı yalnızlık sancısını. Arada kekeleyerek “Yalnızız be abi” der dudaklar ama karşıdaki o an orada olamıyorsa, sussuz ve ıssız kalmıştır adam çölün kuraklığında.

Ne zaman geçer bu melankolik ruh hali, bilinmez. Bazen bir tebessüm, bazen bir nükte, bazense bir kedinin sevgisi kendine getirir insanı. İşte bu yüzden o girdabın içinde olmadığımız anlarda karşımızdakine sevgi ve anlayış sunmak çok önemlidir. Kim bilir belki bugün onun ihtiyaç günüdür ve uzattığımız el belki de kırık bir kalbin son çağrısı olacaktır…

 

Gel hayatı konuşalım dostum. Mesela dün biri ben istemeden bir iyilik yaptı bana. Gel, bunu irdeleyelim. O kadar seyrekleşti ki yardımlaşma, verici olma; ve o kadar tavan yaptı ki bencillik, benmerkezcilik… Gel, seninle bu gece birbirimizi dinleyelim ve en samimi niyetlerimizle birbirimizi anlamayı deneyelim.

Bir çift göz ve bir yüreğin içimi ferahlatmaya yetebileceğini neden söylemedin daha önce? Ben onca debelenirken kendi ayaklarımın üzerinde durmak çatısı altında, gelip bir yudum tattırmadın sevilmenin huzurundan?

Bazı gözler var, içinde anlam yüklü. Onlara baktıkça bu denli kötüye gittiğini ve tehlikeleri barındırdığını düşündüğüm dünyanın aslında ikiyüzlü olduğuna inanmaktayım. Bir düzen var devam etmesi istenilen ve aksın diye uğraşılan yapay bir dere var. İçine katılan onlarca insan da uyum sağlamak için bırakmışlar içlerinden geleni yaşamayı. Anlıyorsun değil mi dostum? Aslında yalnız olmak zorunda değiliz hayatta.

İnsanlara kendilerine de değer verebileceklerini hatırlattığında “bencil olmak istemiyorum” derler. Oysa kendini sevmeyen, katıksız ve yontulmamış sevgiyi nasıl anlar ki?

Zaman zaman kendimle çeliştiğimin farkındayım. Ama zaten insan doğam çelişkilerden ibaret değil mi? Gel, çözelim seninle bu karmaşayı bu gece. Anlat bana aklından geçenleri, içinden gelenleri ve duyulsun kalbinin sesi belki de uzun zamandır ilk defa.

Unuttuk değil mi mektup yazmayı kısa tweetlerin dünyasında? Gel, sen de bir kalemi ve kağıdı al eline ve yaz bana. Neyse “söylemesem daha iyi olur” dediğin, akıt kelimelerine. Söyleme, ama yaz. Yazmak daha sihirli değil mi? İçine attıkça sen başkalaşıyorsun ve ben seni tanıyamaz oluyorum. Gerçek sana dokunamadıkça, nasıl anlarım ne hissettiğini?

O kadar bekledim ki seni. Duymak istedim hep ne yaşadığını ve şahit olmak istedim yürüdüğün yollara. İnanmadın belki birinin seni beklediğine ve bu denli saf bir kadının ortalarda dolandığına. Hayat beklenmedik anlarda fısıldıyor altta kalan gerçeklerini. Yalanlar örtüyor çoğunlukla susturulan sesleri. Ben bu gece niyet ettim seni kabuğundan çıkarmaya ve sana inanmaya. Sen dersen ki “gerçek bu”, söz inanacağım duygularına.

Belki de söze bile gerek kalmayacak. Sadece bir tebessümünden bileceğim hem kendin hem de benim için gerçeği söylemeye geldiğine.

Biliyor musun oyunlar oynuyoruz kimi zaman. En yakınlarımız bile bilmiyor arka planda kalan tutkularımızı, kıskançlıklarımızı ve somutlaştırmadığımız hayallerimizi. Sonra gelip “hayalcilik aldatmacadır” diyorlar. Ben böyle düşünmüyorum dostum ve hayallerimden vazgeçmeyi hiç düşünmüyorum.

Senin için de dileğim bundan cesaret alman ve geceleri yastığa bir santimetre kala, kimse yokken yargılayacak seni, içinden fışkıran hayallerini gün ışığında, cesurca dökmen ortalık yere. Söz, toplamana yardım edeceğim parçaları. Puzzle sandıklarının aslında mutsuzca sorduğun “mutluluk var mı” sorunun cevabı olduğunu görmene yardım edeceğim. Ben ne öğrendiysem şu son yıllarda içinden geçtiğim öz yolculuklarımda, aktıkça dışarı seninle paylaşacağım.

“Çözümü yok” diyeceksin belki bu tezatların. “Onlarla yaşamak” diyeceğim çaresi. “Onların da sana ait olduklarını anlamak ve kabullenmek” diyeceğim belki de. Bir günün bir diğerine benzememeye başlayacak o noktadan sonra; çünkü sen genel-geçerleden uzaklaşarak kendi diline kavuşmuş olacaksın.

Herkes kabullenmeyecek bu halini. Karşı çıkanlar da olacak, yargılamaya kalkanlar da. İşte özgüven o zaman imdadına koşacak, sarıp sarmalayacak seni. Sen “ben de kalmadı ondan” demeden önce ben sana kendi hikayemi anlatmaya başlayacağım. Bir çocuğun, dolup taşan bir evdeki yapayalnız geceleriyle başlayıp titreyen bir genç kızın bunu nasıl mesafesiyle sakladığını anlatacağım. Belki inanamayacaksın içtenliğime ama dinleyeceksin bu genç kızın nasıl kendi yolunu azimle arşınlayan genç bir kadına dönüştüğünü.

Gel dostum, seninle hayatdaş olalım.

Derdim ne biliyor musunuz? Dönem dönem ellerimi, ayaklarımı titreten, ruhumu boğazlıyorlarmış hissi yaratan, kalbimi alnıma fırlatan endişelere kapılıyorum. Sanki bir anda hayatın akışı duruyor, tüm gözler bana dönüyor ve eleştiriler diz boyu akıp gidiyor dört bir yanımdan… Sonra yorganların içine gömülüp, hiç çıkmak istemeyen bir kadın doğuyor “durup dururken”.

Eskiden olsa daha da uzatırdım bu duygunun tasvirini; çünkü o zamanlar kalıcı sanırdım kendisini. Bir gelecek, tüm cesaretimi yutacak; beni bir hiç yapıp defolup gidecek zannederdim. Yapayalnız, mahrum ve hep eksik hissederdim.

Sonra ne fark ettim biliyor musunuz?

Dışarıda sandığım o eleştiri bombardımanı gözler meğer bendenize aitlermiş. Zamanı durduran benim beynim; cesareti Atılgan halinden Titrek haline döndüren benim inançlarımmış. Her ne sebeple olursa olsun, büyürken inanmışım ya da inandırılmışım hep daha mükemmel olunabileceğine. Olanı asla kabullenmemeyi ve hep bir şeyleri daha iyiye/doğruya doğru değiştirmeye yönelmişim… Sonuçta her adımını bin beş yüz defa aklında evirip çevirmeden atamayan, mümkünse başkalarından onay vererek kararların sorumluluğunu almalarını bekleyen, “hayır” demekten ödü patlayan ve karar mekanizmaları gelişmemiş bir genç kız büyümüş.

Aslında garip gelmiyor düşününce neden böyle olduğunu. Anladım zamanla. Her neslin var olan kaynaklarıyla inandığı en doğruyu bir sonraki nesle aktardığını. Ve her kimse geçmişimde beni özgüvensiz yapanlar, affettim hepsini. Üstelik onları tüm kabahatleriyle sevmeyi öğrendim zamanla; ve onlardan eskisi gibi etkilenmemeyi.

Ama en önemlisi kendimi affettim. Kızdığım, unutmadan tutunduğum her hatamı doğal saydım ve geçmişimin parçası yaptım. İnsan denen varlık grubuna mensup olarak hataların da doğrularım kadar bana ait olmasında bir sakınca olmadığını anladım. Bir de o anlattığım endişe girdabında döne döne kaybolmak yerine, derin bir nefes alıp bir adım ileri ya da geri atarak ona uzaktan bakabilmeyi öğrendim. Böylece fark eder oldum o endişe nöbetlerinin kendim tarafından dayatıldığını.

Eleştirilme endişesiyle herkesten önce kendimi eleştirir, yerin dibine sokar ve silikleştirirsem kimse görmez, dokunmaz, zarar veremez ve eleştiri oklarıyla canımı yakamaz sandım. O kadar güvenmiyormuşum ki kendime bana yöneltilen iltifatları yalan, eleştirileri (özellikle olumsuz olanları) gerçeğin ta kendisi sanmışım.

Sonraları anladım ancak eleştirilere kulak verirken kendi fikrimi ortaya atabileceğimi ve ben neye inanıyor ve güveniyorsam, o yolun benim yolum olduğunu. O kadar lezizmiş ki kendine güvenmek, doyamaz oldum. Hala gelir endişe nöbetleri zaman zaman ziyaretime ama süresi benim irademle kısalır da kısalır. Ve sayende ruhum, hayatım daha bir gerçek artık.

 

Her gün, her yıl, her yaş ve her anı insanın algısını değiştirebiliyor. Geçmişte bambaşka gördüklerim, bugün o kadar farklı gelebiliyor ki gözlerime. Anlamı bile değişiyor herşeyin. İlişkiler yetişkin boyutunda algılanıyor, sonuçlar ve çıkarlar önem kazanıyor, bencillik masumiyetini kaybediyor ve insan, “hep mutsuzum”u hissettiği ama bir türlü dile getiremediği bir döngünün içinde kuyruğunu yakalamaya çalışıp duruyor.

Diğer yandan, insan yaş ilerledikçe ve devinime zaman ayırdıkça kendini tanır, sahiplenir ve sever oluyor. Hataları, bilinmeyenleri ve eskiden kalma pişmanlıkları kabullenmek gün geçtikçe kolaylaşıyor. Zaman insanı arındıran bir su gibi üzerinden akıp geçiyor. Olgunlaşan ve ana hakim olmanın önemini anlayan insan da çocuksuluğun masumiyetinin ve gençliğe özgü cesaretin kıymetini daha bir bilir oluyor.

Ellerimden akıp geçti demek yerine o masumiyet ve cesareti hayatında taşımayı bilebilirse insan, kaybetmemiş oluyor geçmişin güzelliklerini. Belki risk almak, sonuçlara şahit oldukça zorlaşıyor ama aynı zamanda her güzelliğin içinde bir risk olduğunu anlıyor insan. Her kavuşmanın, içinde ayrılık riskini barındırması gibi…

Aslında bugünü yaşamak zorundayım demekle olmuyor şimdinin değerini bilmek. Geçmişle barışmakla başlayan ve geçmişten beslenerek devam edilen bir yolculuk şimdinin içinde olmak. Hep bir şeye sahip olunduğunda, onun her ana yayılacağını zannediyor insan. Oysa, anın içinde kalabilmek her haftanın her gün ve saatinde olacak bir şey değil ki… Arada geçmişin rüzgarlarının estiği, gelecek beklentilerinin peşinden gidildiği, anlamsızların anlık anlamlarda tüketildiği günler de olacak elbette.

“Hep mutlu olmanın bir yolu var mı?” sorusunun cevabı olumsuz ama cevabın anlamı gerçekçi derecede olumlu. Hep mutlu olamaz insan; çünkü mutsuzluk da hayatın ve insanın doğal yapısının bir parçası. Olumsuz olmadan olumlunun değerini anlayamaz insan diye öğretirdi büyükler. Hastalanmadan sağlığının değerini anlayamıyor insan. Belki de mutsuzluk ve gözyaşı da kahkaha ve neşeyi daha değerli kılmak için vardır hayatımızda.

Anlamanın rahatlık getirdiği en önemli hayat dersi, hayat dengesinin içinde her madalyonun iki yüzü olduğunu hatırlamaktır. Hep mutlu olamazsın ama bu mutlu olduğun zamanların var olduğu gerçeğini silip atmaz. Hani en ufak bir kırgınlıkta, kavgada, zorlukta tüm olumlu gelişmeler hiç olmamış gibi yıkılır ya insan; işte buna gerek yok aslında. O anların yorucu ve yıpratıcılığı kadar gerçek geçmiş mutlu anların huzuru. Ve mutsuzluğun ardından yeniden mutluluğun geleceği…

 

Bu kadar hissedip nasıl yaşar insan? Cem Adrian örneğin… Onu dinlerken ben böyle hissediyorsam, o bu şarkıları yazarken ve söylerken hangi hislerden geçiyordur acaba? İnsan için duygularını sahiplenmek en zor şeylerden biridir. Genelde sımsıkı bir kılıf geçiririz tenimizin üstüne; içinde ne varsa, kalpte ne yaşanıyorsa dışarı akmasın, sızmasın der gibi. Sonra cicili bicili kıyafetlerle süsleriz bu kılıfı. Zamanla onunla yaşamaya, hareket etmeye, hatta hoplayıp zıplamaya o kadar alışırız ki; kılıfı fark etmez oluruz. Ta ki biri gelip, “Bu ne?” diye sorana dek.

Bir an ufak bir farkındalıkla sarsılırız. Orada bir yol ayrımı vardır. Ya o farkına varma hissini kılıfın içine geri tıkıştırıp yola devam ederiz ya da “Evet ya, bir terslik mi var hayatımda?” diye sormaya başlarız. Soranlarınız bilir, bu zor ve ağır bir sorudur. Zaman ister, emek bekler ve sabır gerektirir. O kılıf öyle bir bütünleşmiştir ki tenimizle, çıkartmak hiç kolay olmayacaktır. Ama çıkarmaya başlayanlar bilir, kılıfsız nefes almak o kadar daha rahat ve huzur vericidir ki…

Hayat akan bir akarsu olsa, onun içinde debelendiğinizi düşünün bir an için. Hatta debelenmeyi bırakın süzüldüğünüzü hayal edin. Teninizin suya değmesi ile arada sımsıkı su geçirmez bir kılıf olması arasındaki farkı düşünün. İnsan çıplak kaldığında ürkeceğini zanneder hayattan, utanır, sıkılır. Oysa çıplaklıktır hayatı aracısız yaşamayı sağlayan.

O zaman ancak “Geçme zaman” demeye cesaret eder insan. O kadar gerçektir ki her an, acısıyla, kahkahasıyla. Olduğundan fazla anlam aramaya gerek kalmaz hiçbir adımda… Olan olduğu gibidir zaten. Cem Adrian’ın dediği gibi “Gitmek, gitmektir işte. Hepsi bu.”

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.